Moskova

Herşeyden önce, ben Moskova’yı bu kadar beğeneceğimi hiç ama hiç düşünmemiştim..

– (tekrarlıyorum) okuduğunuz herşeye inanın, Ruslar ingilizce konuşmuyorlar/bilmiyorlar. Mimikten, el kol hareketinden anlamak gibi de bir dertleri yok, sadece Moskova’da yaşayanlar bir nebze daha ilgileniyorlar seninle.

– Biz ( en azından ben kendim için konuşayım), ben; park nedir, bir şehir nasıl yeşil olur, nasıl yeşil kalır, şehirde ağaç ne demektir falan bunları unutmuşuz. Gezi zamanı metropollerin yeşil oranlarını İstanbul ile karşılaştıran bir görsel vardı, onu bulucam tekrar. Merak ediyorum, en çok yeşili olan Moskova mıydı? 11M’lik böyle yeşil bir şehir görmedim ben. Tamam Hyde Park ya da Central Park ok ama yani yeşilin tüm şehre yayılmış baskın renk olması ayrı bişeymiş. Unutmuşum ben, hatırlamışken şu anda İstanbul’a bakmak ayrı bir burukluk veriyor bana.

– Çarlık döneminin ihtişamı ve komünist dönemin çirkinliği yan yana bu kadar net görülebilirdi herhalde. Ve kapitalist dönemde bu 2 döneminde nasıl güzel kullanıldığı

Radisson’un Stalin binalarından birini kalmak için çaba sarfettirme seviyesine çekmesi ile bir diğer Stalin binasındaki ( ki aynı ve devasa bunlar ) dışişlerinin binayı bitap hale getirmiş olması.. Ya da özel sektörün, eski 37m2’lik evlerden oluşan bir binayı nasıl mükemmel bir nehir manzaralı ofis haline getirdiği..

– 2 ya da 3 tane yaşça benden büyük Moskova Üniversitesinden mezun kişiyle tanışmıştım. Öğrendiğimde hı hı diyip geçmiştim ve hatta iplememiştim bile. İtiraf etmek lazımki şu anda, o anki duygu his ve düşüncelerimden utanıyorum. Sadece öyle bir yapıda okumuş olmak bile ek ve özel bir saygıyı hak ediyormuş.. Gözlerime inanamadım gözlerime..

– Ortadoks kiliselerini gezmeyi sevmediğimi pekiştirmiş oldum. Dmitri, Ivan, Petro, Katerina hikayelerini dinlemek çok keyifli olsa da, o ikonalar, hem de çok başarılı korunmuş/restore edilmiş ikonalar bir noktadan sonra üstüme üstüme gelmeye başladı, net. Soğan kafalı kiliseleri dışardan izlemek çok çok daha büyük bir keyifti benim için

– En çok büyülendiğim yer sanırım Conquerors of Space anıtı oldu. 110 metrelik titanyum bir anıt. Dakikalarca ( abartmayayım ama 40 dakka falan ) çocuklar gibi dolandım etrafında. Durdum izledim, uzandım izledim, dolandım durdum izledim, koştum zıpladım izledim, izledim de izledim. Bilenleriniz var; Notre Dame ne yaptıysa bana, hah işte burası da aynısını yaptı bana.. Efsunladı, efsunlandım..

– Kaç tane metro istasyonu gezdim, kaç tanesinin hikayesini dinledim bilmiyorum.. Demedi demeyin; sırf istasyonları gezmek, sırf hikayelerini dinlemek için bile gidilir Moskova’ya..

– 400,000 kişiyle girdiği Moskova’dan kendi isteğiyle zar zor 30,000 kişiyle çıkan Napolyon’un hikayesinin detaylarını bilmiyordum ben. Ama asıl Napolyon’un ardından Rusların dalga geçmek adına yaptıkları eşyaları görmek, o dönemde çıkmış hikayeleri dinlemek çok keyifliydi çook. Moskova’ya gidecek olursanız Borodino’yu sorun soruşturun, dinleyin, ziyaret edin, öğrenin ve eğlenin

IMG_1327
Borodino

– Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşçesine.. Tabiki gittim, gördüm, ve hatta şiirimi okuyup kadehimi kaldırdım ( tamam tam kadeh denemez ama olsun önemli olan niyet) şarabımı içtim. ( evet evet “benim içinde bi kadeh” siparişlerinin hepsini de içtim, içiniz rahat olsun)

1000+ fotoğraf var çektiğim 10 günde. Yarısı, gözümün gördüğünün üçte birini bile yansıtmıyor maalesef

Yinede bi toparlayıp, birkaç tane paylaşacağım..

Kendime not: Bundan sonraki gezide, gitmeden önce gideceğin yerlerin tarihi ile ilgili daha daha fazla oku!!

 

 


Leave a comment