“Ben kahve insanıyım. Çay benim için, pazar sabahları kahvaltıya gidilirse içilen 2 bardak sıvıdan ibarettir. Hele akşamları demlenen çayı hiç anlamam. Bitki çayı içmem için de ya çok üşümüş olmam lazım ya da çok hasta..”
Beni tanıyanlar için yukarıdaki cümleler çok tanıdık. Yıllardır yüzlerce kez duymuşlardır benden bunları. Hala kahve insanıyım ama ben çayla ilgili hiçbir şey bilmiyormuşum ya arkadaş, buraya gelince anladım bunu. Hemen anlatayım 😉😊
Doğu Karadeniz denince malum ilk akla gelen (en azından benim ilk aklıma gelen buydu) çay. Bende buraya gelince ilk iş küçük bir çay fabrikasını ziyaret ettim. Çay yılda 4 kez mahsul veren bir bitkiymiş. Kıştan çıkıpta filizlerin ilk toplandığı mayıs hasadı (hiç harmanlanmadığı içinde) en doğal ve en lezzetli çay olarak bilinirmiş. Dahası mayıs hasadını, öyle büyük şehirlerde marketlerde falan bulmak pek mümkün değilmiş, anca doğu karadeniz’e yolunuz düşerse bulurmuşsunuz. Çay toplandıktan sonra sırayla 6 elekten geçirilirmiş, eleklerden çıkmalarına göre tasniflenir öyle paketlemeye girermiş. En makbulu 2. elekten çıkan çaymış. Dolayısıyla en ama en güzel çay, “mayıs 2” çayıymış ve bunun doğu karadenizdeki yaklaşık 200-250 kadar irili ufaklı çay fabrikası, fabrika satış mağazalarından başka bir yerde bulunması mümkün değilmiş. Bu kadar detayını dinleyip, görüpte almamak olmazdı. Bari dedim bizimkilere veririm onlar içer diye düşünerek 1-2 paket aldım.
Zaten çay demlemeyi de bilmiyormuşum 😂😂 Yine öğrendimki, çay şöyle demlenmeliymiş. Çaydanlığı ocağa koydun, altınada suyu koydun. Demlik boş. Su kaynadıktan sonra, kaynar suyu demliğe döküp su durulduktan sonra çayı üzerine dökermişsin (ya da poşet ise atarmışsın) Suda kendini çöze çöze, rengini vere vere bi 20 dakikada falan demlenmeliymiş çay. Ondan sonra bardağa doldurup, şekersiz içermişsin (bi bu şeker kısmı uyuyor bana) Yoksa öyle su kaynarken ısısıyla yumuşasın sonra üstüne su dökünce 5 dakkada rengine gelsin falan hikaye.. Bunu da öğrenip, elimde mayıs 2 çayı da olunca, dönüşte bir pazar kahvaltısında dedimki ben size çay yapıcam. Birebir yaptımda 😊 Tüm samimiyetimle söylüyorum; ben böyle bir çay hayatımda içmedim. Tadı, rengi, kokusu falan şahanee. Hatta ben hayatımda çay içmemişim dedim o sabah. Abartıyorsun diyeceksiniz ama değil hakkaten. İzmir’e diye aldığım çayın yarısını alıp döndüm İstanbul’a inanın. Ha inanmıyor musunuz, buyrun bitmeden beklerim 😃😃
Bu arada, yine öğrendimki; marketlerden falan bitki çayı diye aldığımız çayların hepsi, bildiğimiz siyah çaymış. Üzerine gıda boyası ve esans konularak poşetleniyorlarmış. “Bitki çayı, meyve çayı diye bir çay yoktur” dedi defalarca anlatım yapan kişi. Eğer sıcak bitki/meyve suyu içmek istiyorsanız, gidin aktara ne alacaksanız oradan alıp evde aynı şekilde demleyin dedi.
Bir de; organik çay diye birşey de yoktur dedi. Makinaya eleğe sokuyoruz ne organiği dedi. 5 yıldır sadece doğal gübre kullandığım bahçemden çıkan çaya organik demiyorum, boşuna böyle oyunlara gelmeyin lütfen dedi 😉
Aa son birşey daha 😋 şu beyaz çay meselesi. Dediki beyaz çay ile siyah çay aynı bitki. Sadece beyaz çay, bitkinin o hani en tepesindeki filizleri vardırya onlarmış. Sadece elle toplanabilirmiş (ki bence hepsi elle toplanıyor, yani o çay toplama aleti falan bildiğin elle toplanıyor işte) ve mesela (sayıları tam hatırlayamadığımdan atıyorum ama oran doğru) 200kg yaprak toplanan bir tarladan 12-13kg filiz (beyaz çay) toplanırmış. Fiyatı o nedenle bu kadar yüksekmiş, yoksa öyle tedavi edici falan hiçbir özelliği yokmuş..
Tülin’ce bilgiler dinlediniz 👍👍