Emin olun bu yazının romantizm ile uzaktan yakından ilgilisi bulunmuyor. Geç kalmış ve bugün gidilmiş gibi yazılmış bir aydınlanma, farkındalık, korku ve önyargı yazısı aslında.. Karanlıkta Diyalog & Sessizlikte Diyalog..
Turkcell Diyalog Müzesi’nin 2 bölümünü altta tamamen Tülin’ce paylaşacağım sizinle ama önce Google’ladığınızda karşınıza çıkan standart bilgilerden minik birer derleme;
- İki sergide Gayrettepe metro istasyonunda bulunuyor. Girişleri 30 TL. Turkcell Platinum’unuz veya platinum’lu tanıdığınız varsa %50 indirimli (ayda 1 tane aslında ama ben 2.sini gişeden alırken gişedeki çocuk aynı fiyattan kesti bileti) İkisi de ortalama 1’er saat sürüyor. İlk tur 10:00’da son tur da 19:30’da. Ön bilgilendirme ve hazırlık için, başlangıç saatinden bir 10 dakika önce orada olmanız gerekiyor.
- Karanlıkta Diyalog; dünya üzerinde 135 kentte 8 milyondan fazla kişiye ulaşmış. İstanbul’da kapılarını Aralık 2013’te açmış (benim buradan haberdar oluşum 1 seneyi geçmiyor maalesef) Parkta dolaşmak, bir caddede karşıdan karşıya geçmek gibi günlük hayat deneyimlerini tümüyle karanlıkta yaşadığınız bir ortam sunuyor size. Duyularınızı uyandırarak ve farkındalığınızı derinleştirerek. Dokunarak, koklayarak ve duyarak yeni ve farklı bir biçimde görmenizi sağlıyor sergi hem de görme engelli rehberler eşliğinde.
- Sessizlikte Diyalog; Ocak 2016’da açılmış (utanarak söylüyorum, ben böyle bir şey olduğunu gittiğim günden 1 gün öncesine kadar bilmiyordum bile L ) Özel bir alana kurulmuş sergide işitme engelli rehberleriniz ile birlikte, tamamen sessiz bir ortamda sözsüz iletişimi keşfediyorsunuz. Empati kurma yeteneğiniz ile birlikte farkındalığınızın da artması ana hedef. Özel bölümlerden oluşan sergide; yüz ifadelerinizi ve vücut dilinizi nasıl etkin kullanabileceğinizi, işitme dışındaki duyularınızla neler başarabileceğinizi görüyorsunuz.
Karanlıkta Diyalog
Sanıyorum 5-6 yıl kadar önceydi Sabiha Gökçen’de hissedilebilir zemin ile ilk tanışmam. O ilk sefer, leş gibi yorgun olduğum bir gece yarısı, 20kg’lık valizin hareket edememesi için yapılmış bu engellerde nedir diye söylenmiştim. O kadar ki, ertesi gün bunların ne olduğunu araştırmış, ve ne olduklarını öğrenince, içimdeki devasa boyuttaki bastırılamaz utanç duygusuyla mağmaya kadar inmiştim 😦 Mağma etkisinden olsa gerek, o gün bugündür ayrı bir hassasiyetim var hissedilebilir zeminlere ve bu zeminleri ihlal edenlere.. Bundan 1 sene kadar önce, böyle bir serginin açıldığını ilk duyduğumda, kesin gitmem lazım diye düşünmüştüm. Düşünmek kolay da, karanlıktan pekte haz etmeyen biri olarak, işi eyleme dökmek başka bir şey. Alın size kocaman bir ön yargı. Sonda söyleyeceğimi, en başta söyleyeyim; ben ettim siz etmeyin, bu konuda ön yargılı olmayın ve ilk fırsatta 1 saatinizi ayırın buraya.

Telefon, saat, mont, gözlük her şeyi bırakıp kapıdan girdiğimde nabzımın hayli yüksek olduğunu hatırlıyorum hala. Loş bir bölümde, görme engellilerin kullandıkları ve 1 saat boyunca düşürmeyeyim diye istemsizce sıktığım bastonu alıp, bir elim duvarda, bir elimde baston, ışığın tamamen yok olduğu labirentte ilerlemeye başladım. İçeride rehberin sürekli benimle olacağını, fenalaşırsam hemen müdahale edileceğini ve hızla dışarı çıkarılacağımı bilmek bir şey, o zifiri karanlığa giden labirentte tek başına ilerlemek farklı bir şey (sakin Tülin, telkin Tülin; 8M+ kişi yapmış sen mi yapamayacaksın) Normalde 1 seansta maksimum 6 kişilik gruplarla geziliyormuş. Ben tek başımaydım. Tanıdık tanımadık kimse yoktu yanımda (itiraf ediyorum, buraya gelişimin bu kadar uzamasının bir nedeni de tek başıma olmak istemememdi. Alın size 2. kocaman ön yargı) VIP tur bir nevi 🙂 İyi mi kötü mü derseniz bence iyi (labirentte böyle düşünmüyordum ama neyse) Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi, tek kişi olunca, rehberinizle daha çok iletişimde bulunabiliyorsunuz, daha detaylandırılabiliyor her şey. Bence sizin de, ben gibi tahmin edemeyeceğiniz şey, özellikle iki kişi gelenlerin çoğu zaman birbirine yapışıp el ele tutuşarak ilerleme gibi bir refleksi olduğuymuş. İnanın bana, bu tek başımıza yaşamamız gereken bir deneyim..
Labirent tüm saatin en zor kısmı ve sadece yarım dakika sürüyor. Labirentin sonunda önümdeki 1 saat boyunca rehberim olacak Murat’ın sesi ile karşılandığımdaki rahatlamam da, o anda duvarın bitip boşlukta kalmam da tarifsiz gerçekten, gerçekten paha biçilemez. Beraber ilerlemeye başladığımızda, gözlerimin hala ufacık bir ışık zerresi aradığını hatırlıyorum. Bu 2-3 dakika kadar sürdü sanırım, sonrasında onlar da pes etti ve artık “bakmaya” çalışmayı bıraktım 🙂
Elimde bastonum, sesin geldiği yöne hareket etmeye çalışarak bir park gezdim, tahta bir köprüden geçip banka oturarak sadece sesleri dinleyerek etrafta neler olduğunu anlamaya çalıştım. Beyin ilk 1-1,5 dakika sesin geldiği yöne doğru bakıp sesin ne olduğunu görmeye programlı durumdaymış. ~1,5 dakikadan sonra bakma ve görme refleksleri duruyormuş. Sonra bir manava gittim ve sebze meyveleri anlamaya çalıştım. Ben normal hayatımda da meyve ve sebzeleri koklayarak aldığımdan aslen saatin en kolay kısmı burasıydı benim için. Trafik ışıklarından geçip, İstiklal’den Tünel’e doğru bir tramvay seyahati yaptım. Yıllardır yüzlerce kez yürümüş olduğum bir caddedeki detaylara, bir görme engellinin benden daha çok hakim olduğunu fark etmek inanın zor bir duygu. Karşındaki alenen diyor ki, bakıyorsun ama görmüyorsun. Bu kadar olağanüstü bir gücün var ve sen kullanamıyorsun diyor resmen. Sonra vapura bindim, Heybeli’ye doğru tıngır mıngır ilerlerken martı sesleri daha bi farklıydı bu sefer, köşede “karabiberim”i söyleyen çingenelerinki de.. Minicik bir halı sahada maç yaptık Murat’ın sesiyle 1-2 dakika. Penaltılarla ben kazandım 😛
En sonunda kafeteryada oturup sohbet ettik. Murat görme yeteneğini 2011 yılında kaybetmiş, tavuk karası (gece körlüğü) yüzünden. Başta bir 6 ay kadar kabullenemeyip içine kapanmış, sonrasında kendisini spora vermesiyle hayata yeniden tutunmuş. Şu anda kendisi lisanslı bir judocuymuş. Hayır yanlış okumadınız, lisanslı bir judocu.. Türkiye’de 1000 kişiden 3’ü görme engelliymiş ve bunların sadece %40’ı hayatın içindelermiş. Hepimizin potansiyel birer engelli olduğu ülkemde, bina mimarilerini ve trafikteki (gerek akan gerekse duran trafikten yani hem caddelerden, hem kaldırımlardan hem de trafik ışıklarından bahsediyorum) öküzlerin sayısını düşününce 1000 de 1,2 kişi sayısı çok şaşırtmadı belki ama bu kişilere olan saygı ve hayranlığımı katladı gerçekten. “Ne yapabilirim?” diye sordum. Dedi ki; “sizin sosyal medya hesaplarınız vardır, lütfen oralara yazın burayı ve gelsin insanlar buraya” dedi. “O kolay” dedim, “Başka ne yapabilirim?” “Hayatın içinde bir görme engelli ile karşılaştığınızda lütfen “diyalog” kurup bir şeye ihtiyaçları olup olmadığını sorun, kabul ederlerse sesli olarak yönlendirin lütfen” dedi. O kadar çok alt metin var ki bu cümlede, lütfen 2-3 dakikanızı ayırıp biraz düşünün üzerinde. Ha olmuyor mu, o zaman lütfen ilk fırsatta gidin sergiye, gidin ki empati yapabilme gücünüz olsun..
Sessizlikte Diyalog
Karanlıkta Diyalog’dan bu denli etkilenmiş bir şekilde çıktıktan sonra Sessizlikte Diyalog’a girme konusunda ciddi ciddi korkmadım dersem yalan olacak. Bir tarafta hiçbir şey görmesem de en azından konuşarak kendimi ifade edebiliyordum. Burada konuşmadan iletişim kurmaktan bahsediliyor olunca, ister istemez gerildim. Sakin Tülin; çık biraz yürü.. 1-2 saat Gayrettepe sokaklarında yürüdükten sonra, metro istasyonuna geri dönüp girdim içeri. Bu sefer tek başıma değilim 🙂 2 kişiyiz. İşitme engelli rehberimiz Ahmet (adını en son çıkarken öğrendim) bizi karşılayıp, kulaklıklarımızı taktıktan sonra odalar arasında ilerlemeye başladık..
Karanlıkta olduğundan farklı olarak burada bir işitme engellinin yaşam şartlarını deneyimlemiyorsun. Burada bir işitme engelli ile nasıl iletişebilirsin, diğer duyularını ve uzuvlarını nasıl kullanabilirsin onu deneyimliyorsun. Aslen sahip olduğun yeteneklerini (yetenek dediğime de bakmayın biraz vücut dili, biraz mimik, biraz da pratik düşünce), konuşmadan nasıl etkin iletişime döndürürsün onu keşfediyorsunuz. Her “bunu nasıl düşünemedim” dediğinde, biraz geri zekalı hissediyorsun kendini. Her “tabii ya” geçtiğinde içinden kelimelere bağımlılığını sorguluyorsun. Dahası, sana müziği hatırlatan her şeyde ister istemez müzik betimlemesi yapmaya çalışıyorsun, onu hiç duymamış birisine. Acıma değil de utancından bakamıyorsun karşındakinin suratına. Daha öğrenilebilir belki ama bence kesinlikle daha zor.
Gölgelerin gücüyle başladık önce. Hani çocukken ellerimizle duvarda gölge oyunu oynardık ya, hah işte o. Meğer ne kadar kolayca ve ne kadar çok şekil yapabiliyormuşuz ve ben ne kadar beceriksizmişim.. Mimiklere geçiyoruz sonra. Gördüğümüz bir resimdeki duyguları anlatmaya çalışıyoruz. 3 kişiyiz ya (2+Ahmet), hemen her defasında farklı şeyler hissettiriyor resimler bize. Birbirimizi anlamaya çalışıyoruz, bazen dalga geçiyoruz, gülüyoruz, bazen o ne demek diye boş boş bakıyoruz birbirimize. “Bu resim bunu hissettiremez bi insana yahu” dedim içimden 1-2 kere. Sonra durdum, önce doğru mu anlıyorum diye baktım, sonra tabi ki bunu hissettirebilir o tamamen farklı biri dedim. En azından büyük harflere geçmeden kabul edebileceğimi gördüm. Sonra 2 elin parmaklarıyla aslında her şeyi tasvir edebileceğimizi deneyimledik. Sessiz film oynarken hep çok başarısız olmuş olsam da, niyeyse hep ellerimi iyi kullanabildiğime inandım ben. Gördüm ki kullanamıyormuşum. Ve hatta çok kötüymüşüm bu konuda çoook!! Şimdi bir elinizi yumruk yapıp deneyin bi, kaç şey tasvir edebileceksiniz bakalım?? 😦 10’dan az ise hemen açın Biletix’i hemeen. Son olarak betimleme ile maket yapma bölümüne geçtik. Betimleme dediğim tabi ki elle yapılan şekillerden bahsediyorum. Maket derken de lego dublo 🙂 Anlatırken değil ama anlayıp yaparken pek başarılıydım burada. En azından bir nebze moralim düzelmiş çıktım kapıdan. Anlatamıyorum kendimi ama anlayabiliyorum karşımdakini 🙂
Kulaklıkları çıkardığım anda, şehrin gürültüsünü muhtemelen 8 kat fazla hissedişim bir yana, kapıdan çıkarken Ahmet’e refleksle ve minnetle sarılmam diğer bir yana.. Lütfen gidin buraya da lütfen.. Yersiz korku ve kaygılarınıza ve ön yargılarınıza kafa tutun lütfen…

Bonus
Serginin girişinde minik bir cafe var. Kahvesi çayı pek güzel ama daha güzeli bir 3D printer var cafe’de. Bir çiziminizi usb ile yanınızda getirip basabiliyorsunuz ya da ben gibi çizimle aranız yoksa veya yanınızda değilse şablon çizimlerin basımını izleyip sonra onları alabiliyorsunuz 🙂